Üçümüz

İndir <Üçümüz> ücretsiz!

İNDİR

Bölüm 1 1

“Bunu yapabilirsin, halledersin, şu günü atlat. Yarını yarın düşün.” Kafamın içinde sürekli dönüp duran mantra buydu. Daha sabahın körüydü ve binada kimse yokken ben çoktan işe gelmiştim.

Benim adım Emerald Jade. Dünyanın en yakışıklı ama bir o kadar da ürkütücü iki CEO’sunun yönetici asistanıyım. Liseden çıkar çıkmaz pazarlama müdürü beni işe aldı. Bir yıl satış ve pazarlamada stajyer olarak çalıştım, sonra kadroya geçtim. Pazarlamada iki yıl geçirdikten sonra muhasebeye alındım ve Jason Campbell’la birlikte çalıştım; ta ki zimmete para geçirdiği için kovulana kadar.

Neyse ki şirket içi denetim ve soruşturma beni her türlü suçlamadan akladı. Ama bu durum, iki CEO’nun—Jet Obsidian ve Spinel Bloodstone’un—tam hedef tahtasına beni koydu. İki yıl önce, muhasebedeki temizlikten sonra onların kişisel yönetici asistanı oldum. Benden önce alınanların hepsi kısa süre içinde istifa etti. Mesailer uzundu, doğru düzgün izin yoktu, ne zaman isterlerse hazır olmam gerekiyordu. Ama para iyiydi, ben de kaldım.

Yönetici katına terfi etmemden kısa süre sonra annemle babam bir kayak kazası geçirdi. Annem öldü, babam ise yaşam destek ünitesine bağlı. Ailem ve ben fakir değildik ama zengin de sayılmazdık. Babamın sağlık sigortası yedi ay önce poliçesini yenilemeyi reddetti. Tıbbi masraflar, ailemin biriktirdiği azıcık parayı da eritti. Babamın tedavi masraflarına destek olmak için evlerini sattım. Şu anda hem hastaneye hem işime yürüyerek gidebileceğim mesafede, ucuz ve berbat bir motelde kalıyorum. Saklamak istediğim eşyaları koyduğum küçük bir depom da var.

Her gün iş çıkışı, ya da fırsat bulup hastaneye üç blok kaçabildiğimde, gidip babamı görüyorum. Makinaları kapattırmaya kendimi bir türlü ikna edemiyorum; bunun beni hızla iflasa sürüklediğini bilsem bile.

CEO patronlarım içinde bulunduğum durumdan habersiz. Kimseyle kişisel şeyler konuşmam; son altı yıldır üst üste milyarderler listesinde olan iki adama maddi sıkıntılarımı anlatacak değilim.

Onların eşcinsel bir çift olduğunu düşünüyorum ama emin olamıyorum; belki de kardeştirler. İşe birlikte gelirler, öğle yemeğini birlikte yerler, birlikte çıkarlar; ne yaparlarsa beraber yaparlar. Beni şaşırtan kısım şu: Birbirlerine hiç lakap takıp seslendiklerini duymadım ve aralarında en ufak bir romantik jest de görmedim. Ayrıca ikisinin de herhangi bir sevgilisini ya da hayatında biri olduğunu ne gördüm ne de tanıdım.

Spinel (Spin-El diye okunur) Bloodstone korkutucu biri. Ondaki bir şey insanın içine işliyor. Cilalanmış bir inci gibi soluk bir teni var; o gri gözleri de öyle… Sana yeterince uzun bakarsa, sanki kendini ruhuna damgalıyormuş gibi hissediyorsun. Spinel uzun boylu, ince ama kaslı. Altı fiti geçiyor; ikisi de öyle. Spinel’in beline kadar inen kırçıllı saçları var. Saçlarını ensesinde alçak bir at kuyruğu yapıp kendi etrafında doluyor, sonra yine kendine bağlayıp ensesinde sabitliyor. Kollarında, göğsünde ve yüzünü çerçeveleyen saç çizgisi boyunca dövmeleri var. Spinel pek konuşmaz, çabuk öfkelenir. Giyimiyle yürüyüşüyle her hali soğuk ve hesaplıdır. Peridot Industries’in CEO’su havası vermez; daha çok seri katil, motosiklet çetesi lideri havası verir.

Jet Obsidian ise Spinel’in tam zıttı. Jet sıcakkanlı ve komik. Spinel gibi uzun boylu ama sanki yekpare bir tuğla gibi sağlam yapılı. Jet’in gözleri cilalı cam gibi parlak siyah; içinde gümüş benekler var. Saçları koyu altın sarısı ve uzun kullanıyor; gevşek bir topuz yapıyor. Teniyse güneşte bronzlaşmış gibi. Sandal ağacı ve dışarısı gibi kokuyor.

Bip. “Teslimat ön kapıda.” Robotik ses, aşırı yakışıklı patronlarımı düşünürken daldığım yerden beni çekip çıkarıyor. İnterkom düğmesine basıyorum. “Hemen iniyorum.” Karşı sokaktaki fırından Juniper’a haber veriyorum.

Juniper’ın fırınıyla pazartesiden cumaya düzenli siparişimiz var. Soğuk demleme espresso dolu bir kahve termosu, bir düzine taze simit, bir düzine krem peynirli çörek ve bir düzine cupcake getiriyor.

Asansörden çıkıp Juniper’a kapıyı açıyorum. “Selam Juni, işler nasıl?” diye soruyorum, her sabah yaptığım gibi.

“İdare eder. Hafta sonları biraz daha yoğun olmayı isterdim ama şehir merkezindeki iş bölgesinde olunca pek olacak gibi değil.”

“Hastaneler ne olacak? Şu ilaç tepesinde yedi tane falan var. Buradan bir milden az.”

“Dur… Yerel halk oraya ‘ilaç tepesi’ diyorsa, sebebi bütün o hastanelerle tıp klinikleri mi?” diye soruyor Juniper; gözleri parlıyor.

“Aynen. Bak, küçük bir menü hazırla, birkaç kopya çıkar. Ben haftada birkaç kez General’a gidiyorum, orada bir yakınım var. Hemşirelere bırakırım, bekleme salonlarına da koyarım.”

“Ah Emey, teşekkür ederim!” diyor Juniper ve hızlıca bana sarılmak için uzanıyor.

“En azından bunu yapabilirim, Juni. Sabahlarımı çok kolaylaştırıyorsun.” Eğilip getirdiklerini alıyorum. Juniper benim için yukarı asansör düğmesine basıyor, sonra da çıkış kapısından çıkıyor; kapının arkasından kapanıp kilitlendiğinden emin oluyor.

Asansör yönetici katına gelince kahveyi ve hamur işlerini mutfağa götürüyorum. Jet ve Spinel için vanilya şuruplu iki büyük buzlu kahve hazırlıyorum. Kutuları açıyorum, her kutunun önüne peçete ve küçük kâğıt tabaklar koyuyorum.

Tam mutfaktaki işimi bitirirken asansörün zili çalıyor; patronlarımın geldiğini haber veriyor.

“Emerald, günaydın.” Spinel, kahvesini elimden alırken beni selamlıyor ve ofisine doğru gidiyor.

Başımı hafifçe sallıyorum; bugün de normalden tuhaf davranıyor.

“Hey Emey, akşamın nasıldı?” diye soruyor Jet. Kahvesini diğer elimden alıyor ve her zamanki gibi hamur işlerine yöneliyor; her birinden birer tane seçiyor.

“Akşamdı işte,” diyorum, dümdüz. Ona, hemşire beni dışarı atana kadar vaktimin çoğunu babamla hastanede geçirdiğimi söyleyecek değildim. Aurora’nın üstündeki berbat motelde kaldım; polis yan odanın kapısını kırıp girene kadar doğru düzgün üç saat bile uyuyamadım.

Hâlâ Spinel’in kapalı ofis kapısına bakıyordum.

“İyi olacak, uğraşıyorum,” diye fısıldadı Jet, arkamdan kulağıma. İrkilip sıçradım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sandal ağacı kokusu sakinleştiriciydi. Azıcık geriye yaslandım; sırtım göğsüne değdi.

“Emey… ofisime gitmem lazım,” diye fısıldadı Jet, kulağımın kıvrımına. Omurgamdan aşağı ürperti indi; tüylerim diken diken oldu.

“Lanet… Pardon, benim hatam, bana ne olduysa… lanet, küfrettim diye de özür… siktir. Neyse, ben şimdi uzaklaşıyorum.” Hızla masama yürüdüm; yüzüm kızarıyor, kulaklarım ısınıyordu.

Sonraki bölüm