Şifacı: Türünün Son Kadını

İndir <Şifacı: Türünün Son Kadını> ücretsiz!

İNDİR

Bölüm 3 Su tanrısı

O su ruhu değildi. O bir kurtadamdı—ama bizim kabileden değildi.

Uzaklardan gelmiş olmalıydı; çünkü teni esmerdi.

Ben bembeyazdım; her yanım yumuşaktı ve ona hiç benzemiyordum.

Mavi gözleri vardı. O gözler tepeden tırnağa üstümde dolaştı; dudakları kıpırdadı ama tek kelime duyamadım. Bakışlarım onun… göğsüne takılı kalmıştı. Ve karın kaslarına.

Çıplak bir erkek hiç görmemiş değildim—ben bir şifacıydım—ama onun gibi birini hiç görmemiştim.

“Konuşabildiğini biliyorum. Suyla konuşurken duydum. Sen kimsin?”

Hırlaması beni kendime getirdi.

Su tanrısı sanki konuşma yetimi elimden almıştı.

Beni daha önce hiç görmediğim kıyafetlere bürüdü. Hayatımın çoğu savaşın kıyısında geçmişti; bildiğim tek şey kılıçlar, tüfekler ve oklardı—zırhlar ve kalkanlar.

“Peşimden gel,” diye emretti. Sesi yine o şeyi yaptı—duyunca ayak parmaklarım istemsizce kıvrıldı.

Ben de usul usul peşinden gittim.

Şaşkınlığıma, etrafta o kadar çok insan vardı ki. Kan kokusu alıyordum—ama ondan da baskın, yemek kokusuydu.

Su tanrım beni alıp güzel, etine dolgun bir kadına teslim etti.

“Kızlarına söyle, sudan uzak dursunlar,” dedi. Sonra arkasını dönüp yürüyüp gitti.

“Sen benim kızlardan değilsin ama sana da iş var. Şunu al, peşimden gel.”

Tereddüt ettim. Su tanrısına boyun eğmek bu kadına boyun eğmekten daha kolaydı; ama itiraz etmeme fırsat tanımadı. Bana hayatımda gördüğüm en temiz havluları uzattı—bembeyaz, yumuşacık, toparlanıp bir araya bağlanmış. Sonradan bunlara sargı bezi dendiğini öğrendim.

Beni, hemen bir revire benzettiğim yere götürdü. Hava kan kokusuyla doluydu; yaralı adamlar yataklarda yatıyordu—sayılmayacak kadar çok.

Korku içimi sıktı. Ben daha kendimi yeni toparlıyordum. Bu kadar kişiyi iyileştiremezdim. Ölürdüm. Kanım yetmezdi.

“Onları ona ver,” dedi kadın.

Bir an, başımı kaldırınca Eva’yı ve annesini beni görünce gülüyor bulacağımı sandım—sanki her şey bir oyundu da ben de aptal gibi kanmıştım.

“Ha, sen zayıf takımdansın,” diye söylendi kadın. “Kusma. Sana başka iş bulurum.”

Ne olduğunu anlamam birkaç saniye sürdü. Benden kimseyi iyileştirmemi beklemiyordu. Bu insanlar bambaşka bir tür hekimlik yapıyordu; benim daha önce hiç görmediğim bir şey. Yaralara merhem ve şurup sürüyor, sonra bezle sarıyor, kendi kendine iyileşmesini bekliyorlardı.

Şaşkınlıkla etrafa baktım, ama kadın oyalanmama izin vermedi.

“Yemek yapabilir misin?” diye sordu, adımlarını hızlandırarak.

“Hayır,” dedim.

“Temizlik yapabilir misin?”

“Hayır.”

Durdu, dönüp yüzüme baktı; kaşlarını çattı. “Adın ne?”

“Şifacı,” dedim düşünmeden—sonra hatamı fark ettim.

“İlla?” dedi. “Yoksa Ella mı demek istiyorsun? ‘E’ hani ‘ekmek’teki gibi. Ella. Daha kendi adını bile doğru söyleyemiyorsun.”

Komikti. Zaten bir isim bulmam gerekiyordu.

“Hayır, Illa,” dedim sonunda. Bu isim, kim olduğumu bana hatırlatacaktı ama yine de yeni biri olmamı sağlayacaktı.

“Peki, Illa. Seni bu savaş alanından fırlatıp atmadan önce benim için ne yapabilirsin?” dedi. Ama tehdidi gözlerine yansımıyordu.

Benden hoşlandığını anlayabiliyordum.

“Öğrenebilirim,” diye cevap verdim.

Ve öğrendim—en azından temizlik yapmayı.

Yemek yapmak büyü gibiydi; bir türlü kafam basmıyordu. Temizlik daha kolaydı—pratikti. Ölçmem gereken tek şey sabundu ve Chloe hiçbir şeyin israf edilmesinden hoşlanmazdı.

Böylece nerede olduğumu öğrendim. Hâlâ sınırdaydım ama karşı tarafa geçmiş oluyordum. Hiçbir sürünün işaretini taşımıyordum, bu yüzden güvendeydim. Bu insanlar beni kendi içlerinden biri gibi yanlarına aldılar ve o basit hayat bana yetti.

Düzenli yemek buluyordum ve ne zaman boş kalsam Chloe’nin yanında duruyordum. Bir sürü şeyi yapabiliyordu, ben de hep ondan öğreniyordum.

Sadece işi değil, su tanrımın aslında kim olduğunu da öğrendim.

O, generaldi.

General Luther Lion.

Ve muhteşemdi.

İlk günden beri onu iki kez görmüştüm. İkisinde de gözleri benimkini buldu ve ikisinde de nutkum tutuldu. Zırhıyla da zırhsız da çarpıcıydı. Ne yazık ki onu bir daha çıplak görmedim.

“Elini göster,” dedi Chloe, beni düşüncelerimden çekip çıkararak.

Parmaklarımı sırtımın arkasına sakladım. “Bir şey yok.”

“Illa, göster. Kötü görünüyor. Savaşın ortasındayken kızlarımdan birinin hastalanmasına izin vermem,” diye azarladı beni, başkalarına söken o buyurgan tonuyla.

“Hastalanmam,” dedim inatla. Görmesini istemiyordum.

Fark etmişti—avuç içimin sık sık kan almak için kesildiği izleri. Kaptan beni ilk aldığında bir kere bileğimi kesmişti; az kalsın ölüyordum. O zamandan beri sadece avucumu keserdi. Çok kana ihtiyacı yoktu—iyileşmeye yetecek kadar.

Yaralar kapanmıştı, en sonuncusu hariç. Ama her gün ellerimi suya sokmak onları yeniden açmıştı; avuçlarım tahriş olmuş, çirkinleşmişti. Chloe’nin gözü keskinmiş.

Arkadan sıcak, cesur eller benimkileri kavradı, beni zorla elimi göstermeye mecbur etti. O dokunuşla donup kaldım. Kim olduğunu biliyordum.

Su tanrım. General.

Chloe hemen eğildi, elimı onun elinden alır gibi çekerek. “General.”

Gözlerimi yere indirdim. Ona bakmayı ne kadar sevsem de bunu böyle açıkça yapamazdım.

“Başını kaldır,” diye buyurdu.

O ses—ve içimde dalga dalga yayılışı. Anında itaat ettim.

Avuçlarımdaki yaraları inceledi, bakışı bileğim boyunca uzanan izde bir an oyalandıktan sonra gözlerimle buluştu. Sorarsa ne derdim diye düşündüm ama sormayınca rahatladım.

Onun yerine, “Her zaman Chloe’ye itaat et,” dedi.

Sonra da uzaklaşıp gitti.

Chloe’ye döndüm. “Ondan neden korkuyorsun?”

Önceki bölüm
Sonraki bölüm