Bölüm 6 6. Anne - Ayrılıyor 1
Aptal orospu.
Ivan bana böyle dedi.
Anlamıyormuş gibi yapıyorum. Vasiliy dışında Rusça konuştuğumu kimse bilmiyor.
Vasiliy ilk kez babamın yanında şef olarak çalışmaya başladığında İngilizcesi pek iyi değildi ama elinden geleni yapıyordu. Bir anlaşma yapmıştık; o İngilizcesini geliştirmeme izin verirse ben de Rusça öğrenecektim. Zamanla ben onun dilinde, o da benim dilimde akıcı hale geldi.
Vasiliy’ye veda etmeye bile vaktim olmadı. Onu büyük ihtimalle bir daha hiç göremeyeceğim gerçeğini düşününce kalbim acıyla zonkluyor. En azından telefonum yanımda; Rusya’ya varınca ona mesaj atabilirim. Birlikte yemek yaparken çektiğimiz bir sürü fotoğraf da var, yaptığımız bütün yemekler telefonumda duruyor. Yüz yüze görüşemesek bile görüntülü konuşabiliriz.
Ivan arabayı garaj yolundan çıkarıp radyoyu açıyor. Arabayı Rusça bir şarkı dolduruyor. Sanatçıyı tanımıyorum ama sözler... hüzünlü geliyor.
Sabahın altısında şöminenin içinde senin fotoğrafın var
Sana dair anılar yanıyor
Sabahın altısında şöminenin başında paramparça bir ruh var
Ve verdiğin bütün sözler bomboş
İnsan ister istemez düşünüyor; Isla hâlâ hayatta olsaydı hayatları nasıl olurdu acaba? Ben düşünüyorum, hem de durmadan. Belki şimdi çoktan Lord olmuşlardı, onunla evlenmişlerdi, bir iki çocukları bile vardı.
Ve yıldızlar sanki benim için huzur gibi dökülüyordu
Seni kaybetmemek için her dilek dilediğimde
Ama artık yapamıyorum, sadece kendime işkence ediyorum
Çünkü artık benim değilsin
Benim hayatım da bambaşka olurdu. Hala olurdum. Babam benden nefret etmezdi. Belki bu yaralarım da olmazdı.
Bakışlarım sokağa kayıyor.
Onların elinden o geleceği çalmış olmaktan nefret ediyorum.
Ivan ve Dominick işle ilgili konuşmaya başlıyor ama ben neredeyse hiç dinlemiyorum. Yuri ise telefonunda bir şeyler yazmakla meşgul.
Havaalanına varmamız yaklaşık yarım saat sürüyor. Ama burası uluslararası olan değil; bu da kafamı karıştırıyor. Sibirya’ya gittiğimizi sanıyordum.
Ivan arabayı park edince Yuri sonunda telefonunu cebine koyup iniyor. Dominick ve Ivan da onu takip ediyor.
Ben de dikkatlice arabadan iniyorum; kaburgalarım hâlâ sızlıyor. Babam bana düşündüğümden daha sert vurmuş. Sırt çantamı omuzlarıma geçiriyorum.
Yuri’yle Ivan bana dönüp bakmadan havaalanına doğru yürüyor. Acaba benimle bir daha konuşacaklar mı diye düşünüyorum. En azından Dominick konuşuyor; bana söylediği her söz aşağılamayla dolu olsa bile.
“Moskova’ya gitmiyor muyuz?” diye soruyorum.
Bana bakmadan, “Gidiyoruz,” diyor Dominick. “Özel uçakla uçacağız.”
Özel uçak. Dimitri’nin bunu karşılayacak ne kadar parası var acaba?
“Valizini al da hadi,” diye buyuruyor Dominick, bagajı açarken.
“Şey...” diye duraksıyorum, sonra alçak sesle soruyorum, “Yardım eder misin? Sanırım kaldıramam.”
Dominick bana zehir gibi bir bakış fırlatıyor. “Benim valizim değil, benim sorunum da değil. Merdivenlerden aşağıya kadar indirip arabaya koydum zaten. Dediğim gibi, ben senin ayak işlerin için burada değilim.” Sonra telefonunu çıkarıp ekranda gezinmeye başlıyor.
Derin bir nefes verip bagajın önüne geçiyorum. Valizimi kavrayıp kaldırmaya çalışıyorum ama kaburgalarımda bir acı parlıyor. Bu kadar çok kitap getirmemeliydim, ama bazıları özel baskı. Onları geride bırakmaya kıyamıyorum.
Yıllar önce dijitale geçmeliydim, ama yeni bir kitabın kokusunun ya da battaniyenin altına kıvrılıp sayfaları parmaklarının arasında hissetmenin yerini hiçbir şey tutmuyor.
Dominick zorlandığımı fark ediyor ama yardım etmek için kıpırdamıyor. Onun yerine, “Otuz saniye sonra havaalanına giriyoruz, valizinle ya da valsiz,” diyor.
Geride bırakmayı düşünüyorum, ama kitaplar benim için her şey. Derin bir nefes alıp bütün gücümü topluyor ve valizi kaldırıyorum. Kaburgalarım keskin bir şekilde sızlıyor, ama dün aldığım yeni kitaba odaklanıyorum; okumak için sabırsızlandığım o kitaba.
Bir şekilde valizi arabadan çıkarmayı başarıyorum. Ne yazık ki valizin tekerleklerinden biri kırılıyor.
Kahretsin!
Benim şansım neden hep böyle kötü?
“Hazırım,” demeyi başarıp bagajı kapatıyorum.
“Zamanıydı,” diye homurdanıyor ve havaalanı girişine doğru uzun adımlarla yürüyor. Sonra Rusça, “Sibirya’ya gitmek için sabırsızlanıyorum. Suratına bakmak midemi bulandırıyor,” diye ekliyor.
Yüzümün sol tarafındaki izleri saklayabilmek için saçımı hep açık bırakırım. Bazen sağ tarafım sağlam olduğu için birkaç tutamı kulağımın arkasına atarım. Ama Dominick’in böyle konuşmasını duymak içimi buz gibi yapıyor. Peşinden içeri girerken saçımın yüzümün her yerini kapladığından emin olup ağır valizimi arkamdan sürüklüyorum.
Yirmi dakika sonra özel uçak havalanıyor.
Dominick, Ivan ve Yuri birbirlerine bakan koltuklara geçiyor. Ben ise onlardan olabildiğince uzağa, pencere kenarına oturuyorum. Çok güzel bir hostes yanlarına gelip Rusça içecek isteyip istemediklerini soruyor.
“Viski,” diye cevap veriyor üçü birden.
İçeceklerini hazırlamaya giderken beni tamamen yok sayıyor.
Dominick’in, “Bu bizim son görevimiz. Bitmesi için sabırsızlanıyorum; sonra sonunda ABD’de hayatımıza başlayacağız,” deyişini dinlerken telefonumu çıkarıp açıyorum.
Ekranda okunmamış mesajlar beliriyor.
Bilinmeyen numara: Bu ayın parası nerede?
Üç gün önce göndermiştim.
Dün aynı numara şunu yolladı: 24 saatin var. Parayı göndermezsen senin için iyi bitmez. Sürtmüş, yüzü bozuk kaltak.
Bankacılık uygulamamı açıp havale yapmak için kalbim hızla çarpmaya başlıyor. Hostes içeceklerle geri dönüp adamlara servis yapıyor.
Dominick onu kucağına çekip boynunu öpüyor. Ivan elini onun kalçasına koyarken kız kıkırdıyor; parmak uçları kısa eteğinin kenarının altına kayboluyor. Ona hiç ilgi göstermeyen tek kişi, yine telefonunda yazan Yuri.
Dominick öpmeden önce içkisinden bir yudum alıyor. Ivan, eli kızın çorabının üstünde daha yukarı kayarken öne eğiliyor. Saniyeler sonra kız inlemeye başlıyor.
Elimden geldiğince onları görmezden gelmeye çalışıyorum.
Hızla bir mesaj yazıp bilinmeyen numaraya gönderiyorum: Parayı gönderdim. Ayrıca artık ABD’de değilim… yani…
