Sevilen

İndir <Sevilen> ücretsiz!

İNDİR

Bölüm 4 4. Anne - Damat nerede? 3

Bana bunu ilk söyleyen o değil, ama insanların bana bu kadar acımasız davranmasına hiç alışamıyorum.

“Frankenstein doktorun adı,” diye düzeltiyorum Rayan’ı.

Gözlerini kısıyor. “Ne?”

“Kitaptaki canavarın bir adı yok. Frankenstein, canavarı yaratan doktorun soyadı,” diye açıklıyorum.

Gözlerinde öfke parlıyor. “İşte bu yüzden hiç sevgilin olmadı. Çünkü sen hep haklı çıkmaya çalışmakla fazla meşguldün,” diyor ve odamdan fırtına gibi çıkıp gidiyor.

Derin bir nefes veriyorum, Rayan’ın yatakta bıraktığı kitabımı alıp masama koyuyorum ve Vasiliy’e akşam yemeğini hazırlamasında yardım etmeye gidiyorum. Beş yıldan uzun süredir ailenin aşçısı ve benim tek arkadaşım o.

Mutfağa girince Vasiliy’yi tezgâha yaslanmış, üzgün bir ifadeyle telefonunda bir şeylere bakarken buluyorum. Normalde başkalarının hayatını kurcalamam, ama Vasiliy ihtiyacım olduğunda hep yanımda oldu.

“Bir şey mi oldu?” diye yumuşak bir sesle soruyorum. “Canın sıkkın gibi.”

Telefonunun ekranını kapatıp cebine koyuyor. “Hayır,” diye cevap veriyor Rus aksanıyla. Yaklaşık yirmi yıl önce Moskova’dan Amerika’ya taşınmıştı. “Canım sıkkın değil.”

Onu rahatsız eden bir şey olduğunu biliyorum, ama üstelemiyorum. Hazır olunca anlatır.

“Damadının neden hiç gelmediğini öğrendin mi?” diye soruyor.

Buzdolabını açıp malzemeleri çıkarmaya başlıyorum. “Hayır.”

“Nikâhta terk edilen bir gelin için pek üzgün görünmüyorsun.”

Buna burundan kısa bir ses çıkararak gülüyorum. “Orada nikâh falan yoktu, ben de gelin değildim. Sadece görücü usulü bir evlilikti. Damat bu işi sürdürmek istemediğine karar verdi, o yüzden gelmedi.”

“En azından mesaj atabilirdi,” diye yorum yapıyor Vasiliy; bu da benim daha da çok gülmeme neden oluyor. “Baban küplere binmiştir.”

“Eminim öyledir.”

Vasiliy etrafına bakınıp bizi kimsenin dinlemediğinden emin oluyor. “Anne, beni dinle. Bratva’dan biriyle evlenemezsin. Sen gençsin, hassassın… Bratva erkekleri ise merhametsizdir. Bratva’ya gelin gidersen bu seni mahveder.”

Sağ elini iki elimin arasına alıp hafifçe sıkıyorum. “Her şey rüzgâr gibi geçer. Mayalar böyle derdi, haksız da değiller. Ben iyi olacağım,” diye söz veriyorum, yalan olsa bile. Çok uzun zamandır iyi değilim.

“Ben senin için hep endişeleneceğim, Ласточка.”

Dudaklarımda bir gülümseme beliriyor.

Ласточка.

Lastoçka.

Küçük kırlangıç.

Bana böyle sesleniyor, çünkü en sevdiğim kuşlar kırlangıçlar.

Vasiliy’ye sarılıp fısıldıyorum: “Ya tebya lyublyu.”

Seni seviyorum.

Çünkü seviyorum. Bana, öz babamdan daha çok babalık yaptı.

Vasiliy geri çekilip hızla arkasını dönüyor, ama birkaç gözyaşını sildiğini görmeme engel olamıyor. Bu sıralar pek az gülümsüyorum; güldüğümde de hep onun yanındayken oluyor. Şimdi bile dudaklarıma yayılan gülümsemeyi durduramıyorum. Ama çabuk sönüyor, çünkü ruhumda sıcaklık yok, sadece sonu gelmeyen bir soğukluk var.

“Hadi akşam yemeğini yapalım,” diyor.

“Aklında ne var?” diye soruyorum.

“Bugün borş yapıyoruz,” diyor.

Babam onu işe aldığı gün bize de borş yapmıştı. Pancar çorbası; içine dana eti, lahana, patates ve havuç koyuyor. Kendi porsiyonunu hep ekşi kremayla yiyor.

Borş en sevdiğim yemek değil, çünkü pancarı sevmem. Ama Vasiliy yaptığı her yemeğe bu kadar gönlünü koyarken bunu ona söylemeye kıyamıyorum.

“Bir de tabii pelmeni,” diye ekliyor.

İçi kıymalı mantılar; babamın en sevdiği.

Gidip önlüğümü alıyorum ve takarken, “Sebzeleri ben hallederim,” diyorum.

Pancarları doğruyordum ki babam mutfağa giriyor.

“Senin burada ne işin var?” diye hırlıyor.

Sorusu beni hazırlıksız yakalıyor. “Her zamanki gibi Vasiliy’ye yardım ediyordum,” diye cevap veriyorum.

“Dimitri her an burada olur. Sense burada bunu giymişsin,” diyerek elini bana doğru sallıyor, “Kendine çeki düzen vermek için beş dakikan var.”

Ağzım kupkuru oluyor.

Dimitri buraya geliyormuş.

Onun benimle evlenmekten vazgeçmiş olmasını gerçekten ummuştum. Ama öyle görünmüyor. Gün bitmeden büyük ihtimalle onun karısı olacağım.

Göğsüm sıkışmaya başlıyor.

Nefes al.

Paniğe kapılmadan nefes alabilene kadar gözlerimi doğrama tahtasına dikiyorum.

Birkaç saniye boyunca ne konuşuyorum ne de hareket ediyorum. Sonra babam yumruğunu karnıma indiriyor, nefesim kesiliyor.

Canım öyle kötü yanıyor ki birkaç saniye nefes alamıyorum.

Sen güçlüsün. Bunu atlatacaksın.

Ya atlatmak istemiyorsam?

Devam edeceksin. Başka seçeneğin yok.

Hayatta kalmaktan, katlanmaktan yoruldum.

Vasiliy’nin sırtı bana dönük, babamın bana vurduğunu görmedi. Görse de fark etmezdi zaten. Araya girmek istese bile yapamazdı. Babam onu köşeye sıkıştırmış durumda; bir gün benim tarafımı tutmaya kalkarsa onu Rusya’ya geri gönderteceğiyle tehdit ediyor.

“Kendimi kaç kere tekrar etmem gerekiyor?” diye alayla tıslıyor babam. “Bu kadar aptal mısın?”

“Özür dilerim,” diye fısıldayıp mutfaktan aceleyle çıkıyor, odama sığınıyorum.

Babamın vurduğu yer hâlâ sızlıyor ama kendimi annemin elbisesini tekrar giymeye ve saçlarımı taramaya zorluyorum. Sonra çantamı bir kez daha kontrol ediyorum; ihtiyacım olan her şey yanımda mı emin olmak istiyorum: kıyafetler, kitaplar ve Arthur. Arthur’u çıkarıp sımsıkı sarılıyorum. Kendimi toparlayabilmek için buna ihtiyacım var. Nefesimi düzene sokmam birkaç dakika sürüyor.

Oyuncak ayımı yeniden bavula koyduktan sonra düz ayakkabılarımı giyip salona geçiyorum.

Babamla Narcissa kanepede oturmuş, bulunduğum yerden pek seçemediğim üç adamla koyu bir sohbete dalmışlar.

“Ah, işte geldi,” diyor babam beni görür görmez. Sesi sakin, neredeyse neşeli. Onu hiç bu kadar rahat duymamıştım. “Sevgili kızım Anne.”

Gözlerimi kırpıştırıyorum. Kulaklarım beni yanıltıyor sanıyorum. Babam, ikimiz de benden ne kadar nefret ettiğini bildiğimiz halde, neden birden bana karşı böyle sevgi dolu davranıyor?

“Gel, yanıma otur,” diye buyuruyor babam.

Söyleneni yapıyorum.

Narcissa ile babamın arasına oturur oturmaz, babam sevgi dolu bir baba gibi dizime hafifçe vuruyor.

“Anne, eminim Dominick’i, Yuri’yi ve Ivan’ı hatırlıyorsundur,” diye söze başlıyor babam.

Karşımdaki adamlara sonunda baktığım anda içim dibe çöküyor. Görüşüm daralmaya başlıyor.

Onlarla daha önce tanışmıştım. Çok uzun zaman önce. Başka bir hayatta... en azından bana öyle geliyor.

O zamanlar çocuktuk ve ben onlara çocuk aklımla neredeyse âşıktım. Ama onların tek umursadığı kişi Isla’ydı. Benden hiç hoşlanmadılar, en azından ondan hoşlandıkları gibi değil.

Sekiz yaşındayken tanıdığım o çocuklara hiç benzemiyorlar. Onları sokakta öylesine görmüş olsaydım, asla tanımazdım. Büyük ihtimalle onlar da beni tanımazdı; çünkü onları son gördüğümden beri ben de çok değiştim.

Önce Ivan’ın gri gözlerine, sonra Yuri’nin ela gözlerine, en son da Dominick’in mavi gözlerine bakıyorum. Bana geri dönen tek şey nefret ve küçümseme. Isla’nın başına gelenlerden beni sorumlu tutuyorlar.

Herkes tutuyor.

Ve haksız da değiller.

O günün insanın içine işleyen soğuğunu hâlâ üzerime sarılmış bir battaniye gibi hissedebiliyorum; hiç unutturmuyor, hep eziyet ediyor.

Burada ne işleri var? Onları en son on yıl önce, Isla öldükten sonraki gün görmüştüm.

Babam konuşmaya devam ediyor. “Seni Dimitri’ye götürmek için buradalar.”

Önceki bölüm
Sonraki bölüm