Bölüm 3 Heyecan
Olayın üzerinden günler geçti.
Polisin beni arayıp aramayacağını anlamak için internetteki bütün haberleri didik didik ettim, ama bulduğum tek şey ara bir sokakta öldürülmüş halde bulunan bir uyuşturucu bağımlısıyla ilgili küçücük bir haberdi. Uyuşturucuyla bağlantılı olduğu tahmin ediliyordu. Adamın adını bile yazmamışlardı.
Ölmüş olmasına üzülmemem beni kötü biri yapar mı?
Asıl öğrenmek istediğim siyah giyen o adamın kim olduğuydu.
Ona takıntı yapmamalıyım. Bir adam öldürdü. Ama aklımdan çıkmıyor. Birini hiç düşünmeden öldürmüş olması beni korkutması gerekirken, zihnimi ele geçiriyor.
Bu beni ne yapar?
Yedi yılı aşkın süredir birlikte olduğum bir erkek arkadaşım var. Herkes yakında düğün zilleri çalacak diye bekliyor, özellikle de ailelerimiz. Ama geceleri gözlerimi kapattığımda düşündüğüm kişi Ben değil. Onun yerine karanlık bir gölge görüyorum rüyamda; penceremde koca, siyah eldivenli bir el.
Bu dikkat dağınıklığını karşılayamam. Özellikle de turnenin ortasındayken ve bileğim beni mahvediyorken. Üstelik bunu belli etmemem gerekiyor. Kimsenin bilmediği buz paketlerini çantamda taşıyorum. Öğrenirlerse şirket beni gözden çıkarabilir. Otuzuma gelmeden, yıllarca didinip durduğum şeyin yarıda kesilmesine izin veremem.
Isınmaya geldiğimde kulis masamın üstünde bir demet kır çiçeği duruyor. Kartı o güzel aranjmanın içinden çekip alıyorum. Okumadan önce de kimden geldiğini biliyordum ve istemsizce gülümsüyorum.
“Lütfen aramalarına dön. Seni seviyorum ve özledim, Ben.”
Tam bir salağım. Neden onu görmezden geliyorum? Sırf daha önce defalarca izlediği halde gösterime gelmedi diye mi? O beni seviyor, o benim geleceğim. Kır çiçeklerini sevdiğümü hatırlıyor; bir keresinde sadece onlara bakmak için yol kenarında durdurmuştum onu.
“Seni ben de seviyorum.” diye hemen mesaj atıyorum.
Ben son zamanlarda ailesinin hukuk bürosunda çalışmaktan o kadar meşgul ki. Her bir lanet gösteriye gelmeye vakti olmuyor elbette.
Gün, dansın, makyajın ve saçın birbirine karıştığı bir bulanıklık içinde geçiyor. Bileğimdeki inatçı sızıya katlanabilmek için birkaç hap yutmak zorunda kalıyorum. Biliyorum, yakında bununla ilgili bir şey yapmam gerekecek; yoksa bütün kariyerim çöpe gidecek.
Gün nihayet bittiğinde tamamen tükenmiş oluyorum.
Apartmanımın yeraltı otoparkına arabayı çektiğim anda havada bir şeylerin değiştiğini hissediyorum. Elimde biber gazıyla tereddütle iniyorum.
Şehrin en pahalı semtlerinden birinde yaşıyorum. Güvenlik ailemin her zaman bir numaralı meselesiydi. O yüzden burada başıma bir şey gelebileceğini düşünmek düpedüz aptallık, biliyorum. O herif beni ödlek yaptı, bundan nefret ediyorum. Dört yıldır tek başıma yaşıyorum ve hiç korkmamıştım.
Asansör kapılarının önünde durduğumda o tetikte olma hissi iyice artıyor, ama etrafıma baktığımda yine kimse yok.
“Deliriyorsun.” Başımı sallıyorum. “Resmen kafayı yedin.”
Şu ağrı kesicileri azaltmam lazım.
Bir el ağzıma kapanıp sert bir beden arkadan beni kendine bastırınca, şokla ve korkuyla bir an dona kalıyorum.
Bende neyin bozuk olduğunu bilmiyorum, çünkü çırpınmam gerekirken ağzımı kapatan ele bakınca sadece siyah deri görüyorum.
Kalbim göğsümde deli gibi atıyor; korkudan değil, sadece sahnede uçuyormuş gibi hissettiğim, adrenalin peşinde koştuğum o duygudan.
Heyecan.
Benim için geri geldi.
Bana zarar mı verecek? Bana zarar vermeye çalışan o adamın boğazını kestiği gibi benimkini de mi kesecek? Görgü tanığını susturmaya mı geldi?
O zaman bende kesin bir terslik var, çünkü elini ağzımdan çekip beni kendine çevirdiğinde çığlık atmıyorum.
Bu kadar uzun ve kaslı biri nasıl hiç ses çıkarmaz? Havada bir tuhaflık hissetmiş olsam da onu hiç duymadım. Bir de buraya nasıl girdi?
Beni asansörün yanındaki duvara bastırıyor; yüzü yine kaskının ardında gizli.
Koyu ağaç ve amber gibi kokuyor; kokusu başımı döndürüyor.
“Kimsin sen?” diye fısıldıyorum, yüzüm alev alev. “Polise gitmedim, yemin ederim. Olanları kimseye anlatmadım.”
Şu an içim darmadağınken sesimin nasıl bu kadar sakin çıktığını ben de bilmiyorum.
Cevap vermiyor; zaten beklemiyordum.
Onun yerine, o lanet eldivenli eliyle yüzümü usulca kavrayıp kendine doğru kaldırıyor. Keşke gözlerini görebilsem. Bana bakarken yüzünde nasıl bir ifade var? Beni güzel buluyor mu?
Göğsüm inip kalkıyor ve o da bana daha da sokuluyor; sert bedeni beni duvara karşı sarıp sarmalıyor. Tepeden tırnağa bedenimi kaplıyor, kollarımdan aşağı ürperti akıyor.
Üzerimde yazlık bir elbise var. Gece havası hâlâ nemli ve yeraltı otoparkının içindeki havayı adeta yutuyor.
Eldivenli el yavaşça yüzümden boğazıma iniyor, elbisemin kalp yaka kısmının ortasına kayıyor. Yutkunuyorum. Sütyen giymedim ve o tek parmak sağ göğsüme doğru ilerleyince, kumaşı aşağı çekip göğsümün krem rengi genişliğini ve belirginleşmiş ucunu ortaya çıkarıyor.
Parmağını yavaşça göğüs ucumun üzerinde ileri geri gezdirince dizlerim neredeyse boşalıyor; daha da sertleşiyor.
Sanırım hiç bu kadar tahrik olmamıştım; iç çamaşırımın içinde ıslaklık birikiyor.
“Sen…” Sesim titriyor. “Bana zarar mı vereceksin?”
Tam o anda asansör kapıları açılıyor ve beni içeri itiyor.
Kapılar kapanırken göğsüm hâlâ açıkta; siyah siluet karşı tarafta dimdik duruyor, kıpırdamadan.
