Bölüm 4 Aldatma
Yüzümü buruşturdum, zaman çizelgesini kafamda birleştirmeye çalıştım.
Yıl sonu değerlendirmesi yaklaştığı için Orman Müdürlüğü’nde herkese mesai yazmışlardı. Alan günlerdir geç saatlere kadar çalışıyor, eve on gibi geliyor, bugünse özellikle saat yedide erkenden çıkıyordu.
Buluşma yerinin kentin güneyindeki Sakin Restoran olduğunu söylemişti. Şirket yemekleri için orayı seçerdi; hem sakindi, hem de ağırbaşlı bir havası vardı.
Müdürlükten restorana, akşam trafiğinde taksiyle yaklaşık elli dakika sürerdi. Yani onun saat sekiz gibi orada olması gerekirdi.
Ama Alan, saat dokuzda Gerçek Aşk Eğlence Kulübü’nde bulunmuştu. Yangın söndürülmüş, polis de onu yarım saat sonra bulmuştu. Demek ki oraya sekiz buçuktan önce gitmiş olmalıydı. Önce restorana gitse, bu süreler tutmazdı.
Tek bir ihtimal kalıyordu: Alan hiç Sakin Restoran’a gitmemişti. Doğrudan kulübe gitmişti.
Joseph’in söylediğine göre, olay yerindeki tanıklar Alan’ı tanımıyordu.
Joseph’e güvenip güvenemeyeceğimden emin değildim. Savcı olarak geçirdiğim yıllar, aniden gelen bilgilere temkinli yaklaşmayı öğretmişti. Ama bir şey netti: Alan restorana uğramamıştı. Doğruca kulübe gitmişti.
Daha da kötüsü—bana yalan söylemiş olabilirdi. Peki neden?
Kafamın içinde düşünceleri evirip çevirirken kendimi apartmanımın önünde buldum.
Sabahın üçüydü.
Derin bir nefes aldım, kapıyı açtım, salonun ışığını yaktım.
Keşke Alan kanepede oturuyor, uyuklayarak benim mesai dönüşümü bekliyor olsaydı. Ben içeri girince de uykulu uykulu mutfağa gidip ısıttığı yemeği getirip, “Geldin. Hadi, bir şeyler ye de öyle yat,” deseydi.
Ama hiçbir şey yoktu.
Ayakkabılar muntazam dizilmişti, masanın üzerindeki bardaklar yerli yerindeydi, en sevdiği kuruyemişler açık duruyordu… ama o yoktu.
Boğazım düğümlendi. Dudaklarım titredi.
Alan’ın ölümü fazlasıyla şüpheliydi. Bunu olduğu gibi kabul edemezdim. Cevaplara ihtiyacım vardı.
Alan’ın ölümü fazlasıyla şüpheliydi. Bunu olduğu gibi kabul edemezdim. Cevaplara ihtiyacım vardı. Kaderi suçlayıp yıkılacak biri değildim.
Ben hukukçuydum; eski bir savcı ve bir hukuk dergisinin genel yayın yönetmeniydim. Araştırmak zorundaydım.
Kararımı verdim, Alan’ın çalışma odasının kapısını kapattım, yatak odasından yorgan yastığı alıp kanepeye attım.
Alan’la ilgili anılarımı olabildiğince kontrol altında tutmam gerekiyordu; onun çalışma odasından ve birlikte vakit geçirdiğimiz yerlerden uzak durmalıydım.
Dünkü gibi duygusal bir çöküşe bir daha izin veremezdim. Rol değiştirmeye hazır olmalıydım.
Bir plan yaptım.
Birincisi, şimdilik Alan’ın ölümünü babamdan saklayacaktım. Annem çoktan vefat etmişti ve babam Alan’ı öz oğlu gibi severdi. Bu haberi henüz kaldıramazdı.
İkincisi, Orman Müdürlüğü’ne gidip Alan’ın son günlerdeki halini, davranışlarını öğrenecektim. İçime doğuyordu, benden sakladığı bir şeyler vardı.
Son olarak, Alan’ın üç üniversite arkadaşına ulaşacaktım; olay anında orada olup olmadıklarını öğrenmeliydim. Joseph’e tamamen güvenemezdim.
Alan bu dört sınıf arkadaşından sık sık bahseder, onların üniversitedeki en yakın dostları olduğunu söylerdi. Ben onlarla yalnızca birkaç kez tanışmıştım. Yıllar geçtikçe de araya mesafe girmişti.
Laura’nın neden Alan’ı öldüreceğini, aralarındaki ilişkiyi ve Joseph’in neden ondan hiç söz etmediğini öğrenmem gerekiyordu.
Düşünceler içinde kaybolmuş halde uyuyakaldım.
Rüyamda anılar gözümün önünden geçti: itiraflar, ilk gecemiz, düğün, günlük hayattan küçük kareler… Sonra sahne sona kaydı; Alan gözyaşları içinde, alev denizinin arkasında kalmıştı. “Nancy, sakın gelme! Kaç!” diye bağırdı.
“Alan!” diye çığlık attım, ayağım kaydı ve karanlık bir boşluğa düşmeye başladım. Dirseğimde keskin bir acı hissettim.
Yerde uyandım. Üstümdeki battaniye yoktu. Dirseğim masaya çarptığı için ağrıyordu.
Uykumda sık sık yataktan yuvarlanırdım. Alan bu yüzden yatağımızı duvar kenarına dayamış, kendisi de dış tarafa yatıp beni engellemeye çalışmıştı.
Telefonuma baktım. Saat 8’di.
Doğalgaz faturasıyla ilgili bir mesaj.
Ama evde sıcaklık yoktu. Sıcaklık, yalnızca Alan buradayken oluyordu. Mesajı sildim.
Bu acı, fiziksel acıyla kıyaslanamazdı.
Gündüzdü, cuma. Normalde yarın babama giderdik. Mesaj attım:
“Baba, Alan’la iş seyahatine çıktık. Haftaya geleyim.”
Hemen cevap geldi: “İyi! Hadi artık çocuk yapın. Çok oyalarsanız ikinizi de kapı dışarı ederim!”
İçim çöktü. Yine de gülücük emojisi gönderdim.
Hızlıca yıkanıp üstümü değiştirdim, anahtarlarımı aldım ve Orman İşletme Müdürlüğü’ne doğru çıktım.
Alan memurdu. Ona bir şey olduysa, amirleri mutlaka bir şey biliyordur.
Nitekim Henry Miller beni bekliyordu.
Henry emekliliğine ramak kalmış bir adamdı. Beni görünce gözlüğünü düzeltti, kederle,
“Alan…” dedi.
Gözleri doldu. Titreyen elleriyle masaya yaslandı.
“Alan her zaman örnek bir memurdu… Onu kendime halef yetiştiriyordum…”
İçimden acı acı güldüm. Yedi yıldır müdürlükte, bir kez bile terfi yok; ama birden ‘halef’ olmuş öyle mi?
“Alan sizden hep övgüyle bahsederdi,” dedim gelişigüzel bir tonla, sonra asıl meseleye girdim. “Bay Miller, Alan’ın ölümünde şüpheli noktalar olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda kurumda olağan dışı bir şey oldu mu?”
Bunu duyunca Henry rahatlamış gibi gözlüğünü tekrar düzeltti.
Ona karşı içimdeki küçümseme daha da arttı, içimden, “Demek buraya birilerini suçlamaya geldim sandı,” diye geçirdim.
Henry telefonu eline aldı, sesini olduğundan sert yaparak,
“Bay Wilson, lütfen hemen odama gelir misiniz!” dedi.
Yaklaşık beş dakika sonra, Alan’ın şube müdürü John Wilson içeri girdi. Beni görünce bir an irkildi, resmen küçüldü.
John, eskiden şehirdeki Sosyal Güvenlik Kurumu’nda yöneticiydi. Birkaç yıl önce savcılık fuhuşla ilgili bir baskında ona rastladı; oradan da yolsuzluk mevzuları ortaya çıktı. O dosyayla ben ilgilenmiştim. Suçu görece hafif kaldığı ve delil yetersizliği yüzünden, sadece kurum içinde rütbesi indirildi ve hatırlı kişiler devreye girip onu Orman İşletme’ye aldırdı.
“Bay… bayan Smith… uzun zaman oldu,” dedi gergin bir sesle.
“Alan’da son zamanlarda garip bir davranış fark ettiniz mi?” diye sordum.
Ona karşı kibar olmam gerekmiyordu. Sonuçta, bana kin besleyip özellikle Alan’ın çalıştığı birimi seçmiş ve yıllarca Alan’ı didiklemişti. Savcılıktan ayrılmamın nedenlerinden biri buydu.
John tereddüt etti, Henry’ye baktı, sanki ondan bir şeyler öğrenmek ister gibi. Alan’ın ölümünden haberi yok gibiydi. Boğazımı temizledim; John hemen kendine geldi ve,
“Alan son zamanlarda hiç sıra dışı davranmadı. Her zamanki gibi çok iyi çalışıyordu, mesaisine tam vaktinde gelip tam vaktinde çıkıyordu,” dedi.
Bu ödlek hâli içimi kaldırdı. Ama sonra bir şeyin ters olduğunu fark ettim, çünkü John özellikle Alan’ın mesaiye gelip gitme saatlerinden bahsetmişti.
“Yıl sonu raporu için son günlerde hep fazla mesai yapmıyor muydunuz?” diye sordum. Eski savcı ciddiyetimi takındım, bir Henry’ye göz ucuyla baktım, sonra gözlerimi John’a diktim. Hiçbir ayrıntı gözümden kaçmazdı.
John, “Hayır, yıl sonu evraklarının hepsini geçen ay bitirdik. Bu ay normal mesai,” dedi.
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Alan bana gerçekten yalan söylemişti.
Peki, bu süre boyunca ne yapıyordu?
