Bölüm 2 Skandal Seks
ALICE
Yaklaşık dört kadeh şampanya içmiştim; başım dönüyordu ama kendimi iyi hissediyordum. Hem de çok iyi.
Emma yanımdan ayrılmıyordu. Ben aptalca beşinci kadehe uzanınca elime vurdu. “Bana, çok içme diye seni uyarmamı söylemiştin, hatırladın mı? Burada gerçekten sarhoş mu olmak istiyorsun?”
“Off, galiba haklısın,” diye kabul ettim. Kolu benimkine girmişti; gruptan biraz uzakta konuşuyorduk. Kendi kendime Theodore Linden-Hawthorne’dan uzak duracağıma dair not düştüm ve bu sözü tutacaktım.
Şerefsiz. Kibirli şerefsiz. Bana gülümse demesi de neyin nesiydi? Buna ne gerek vardı?
Beni küçük düşürmek için mi? Ona göre her zaman aşağıda kalacağımı hatırlatmak için mi?
Hödük.
O anı unutmalıydım ama her dakika daha da sinirleniyordum. Neyse ki az önceki bakışmadan sonra onu bir daha görmedim.
“Geldiğine sevindin mi?”
“Evet,” diye gülümsedim. “Hem de gerçekten. Seninle vakit geçirmeye bayıldığımı biliyorsun, Ems. Dünyadaki en iyi arkadaşımsın.”
Gözlerinde bir an suçluluk parladı. Öyle olduğuna emindim. Sonra, “Biliyorum, gelmek istemiyordun. Seni zorladım gibi de hissediyorum, anlıyor musun?” dedi.
“Hayır, beni zorlamadın. Sonuçta hâlâ buradaysam, bu benim istediğim için. Tamam mı? Kendini kötü hissetme.”
Küçük çantamın içinde telefonumun titreşmesiyle sözüm kesildi. Dudaklarımı ısırıp hemen çıkardım. Benjamin’den cevap gelmesini dört gözle bekliyordum. Genelde anında yazardı ama meşguldür diye düşündüm; aramaya kalkmadım.
Mesajı hem kafamı karıştırdı hem de beni fena halde tahrik etti.
Benjamin: O uslu kız maskesinin numara olduğunu biliyordum.
Ooo... rol mü yapıyoruz şimdi? Bunun ona attığım ilk çıplak fotoğraf olmadığını gayet iyi biliyordu. Sürekli birbirimize çıplak fotoğraf atardık. Bazen sadece tepkisini görmek için, parmaklarım amımın içinde derindeyken çektiğim fotoğraf ve videoları bile gönderirdim.
Aramızda hep oynadığımız bir oyundu bu.
Ben: Tabii ki numaraydı. Ben gerçekten bir sürtüğüm, hep öyleydim. Bu gece aklımdan çıkmıyorsun. Keşke burada benimle olsaydın.
Cevabı anında geldi.
Benjamin: Neredesin?
Ben: Hâlâ partideyim.
Benjamin: Şu an yanına gelip karşına dikilsem ne yapardın?
Ben: Diz çöker, sikini ağzıma alıp yutardım.
Cevap vermesi biraz sürdü. Mesajlaşmaya o kadar dalmıştım ki Ems’in benimle konuştuğunu fark etmemişim; koluma dokunana kadar. “Alo!? Alice, dünyaya dön!”
“Pardon, ne dedin?”
“Şu an içeri giren kaltak var ya, gördün mü?”
Kullandığı lafa gülmemi tutamadım. “Niye öyle diyorsun? Hem kim o?”
“Adı Carmella Westenberg. Şu Linden-Hawthorne’un bir var bir yok sevgilisi. Şu sarışın. Gördün mü?”
Emma, platin sarı saçlı, pırıl pırıl mavi gözlü, nefes kesici bir kadını işaret etti. Yanı yırtmaçlı, payetli uzun beyaz bir elbise giymişti; yırtmaç, kusursuz sıkı ve bronz bacağını ortaya çıkarıyordu. Daha önce toplantılarda gördüğüm bir adamın yanında duruyordu—Bay Carl Westenberg.
Patronumun onun kızıyla çıktığını bilmiyordum.
“Bu haftaki skandal da acayipti!” diye devam etti Emma. “Bir yatta birlikte fotoğraflandılar, öpüşürken. Tabii magazin sayfaları da ‘ne zaman evlenecekler’ diye yazıp duruyor, çünkü birbirlerine dokunmadan duramadıkları belli.”
“Vay be,” diyebildim sadece. Ofis dışındaki şeyleri pek takip etmiyordum ama Emma? O her şeyi bilirdi. Herkesi tanırdı. Daha önce adını bile duymadığım insanların hayatlarını bilirdi. Sahte sosyal medya hesapları vardı, herkesi takip ederdi. Hatta, mükemmel bir dedektif ya da özel araştırmacı olurdu.
“Evet. Vay be.”
Benjamin’den bir mesaj daha geldi; tüm dikkatimi ona verdim. Bu sefer, amımın istekle zonklamasından bacaklarımı sıkmak zorunda kaldım.
Benjamin: O zaman şunu söylemek için tam zamanı: Seni ilk gördüğüm andan beri sikmek istiyorum. O etekte kıçın inanılmaz görünüyordu. Aklımdan çıkmıyorsun.
Hangi etek? Neyden bahsettiğini hiç bilmiyordum ama bunun gittiği yeri çok seviyordum.
Ben: Evet mi? Sert ve hızlı mı sikeceksin beni, yoksa yavaş mı?
Benjamin: Sert. Sikimi içine o kadar derine gömeceğim ki boşalmamın tadını ağzında hissedeceksin.
Ben: Meydan okumayı sevdiğimi biliyorsun. Sözünü tutabileceğine emin misin, büyük çocuk?
Bu noktada yüzüm kızarmıştı. Benjamin daha önce bana hiç böyle mesaj atmamıştı. Genelde daha tatlı yazardı; beni istediğini söylerdi. Daha şiirsel olurdu.
Bu... bunu sevdim.
Hem de fazla.
“Şuna bak, boynuna asılmış,” dedi Emma. “Adamın ondan hoşlanmadığı o kadar belli ki.”
“Kim?” diye sordum, dalgın.
“Bay Linden-Hawthorne tabii ki.”
Benjamin’in bir sonraki mesajının gelmesi biraz zaman aldı ama geldiğinde, içimi alev alev yaktı.
Benjamin: Lafı ağzımda bırakmam, her zaman. Ama önce ağzımı sana sürmek istiyorum. Amının tadı nasıl, bilmek istiyorum. Bahse girerim ağzın kadar tatlıdır, değil mi? Durmadan seni düşünüyorum. Her sabah duşta aletimi okşarken aklımda olan sensin. Bahse var mısın seni kendinden geçirecek kadar sert sikemeyeceğime?
Ben: Tabii ki varım. Ama önce banyoya gidip klitorisimle biraz ilgilenmem için birkaç dakika ver. Azgınlıktan çıldırıyorum. Sana ne kadar ihtiyacım olduğunu bilmiyorsun. Neredeyse tahrikimin bacaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissediyorum.
Benjamin: Klitorisini niye ovalıyorsun ki, ben yapabiliyorken?
Ben: Burada değilsin, aptal. Elimde ne varsa onunla idare etmek zorundayım.
Benjamin: Kim dedi burada değilim diye?
Yüzümü buruşturdum, Ems hemen sordu: “Ne oldu?”
“Ah. Hiç. Sadece Benjamin.”
Gerildi. Göz göze gelince gözlerinin endişeyle kocaman açıldığını gördüm. “Bir şey mi oldu?”
“Ben… şakalaşıyorduk ve bana burada olduğunu söyledi. Bilmiyorum. Öyle bir söyledi ki…”
Emma yaramazça gülümsedi, ben de ne olduğunu sormak zorunda kaldım. “Niye öyle sırıtıyorsun?”
“Belki de yalan söylemiyordur diye?”
Nefesim kesildi. “Ne demek istiyorsun?”
“Şey, sana sürpriz yapalım dedik,” dedi. “Umarım sorun olmaz. Onunla geceyi geçirmek istediğini biliyordum. Ben de birkaç gün önce onu aradım, ne zaman geleceğini sordum. O da tam zamanında burada olacağını söyledi. Biz de… seni işletmiş olduk.”
“Sen ve o mu?”
“Evet. Yani, sorun değil, değil mi? Kızmadın, değil mi? Sadece hoş bir jest olur diye düşündüm.”
“Tabii ki kızmadım,” dedim, onu kollarımın arasına alırken. “Sen harikasın, Ems. Biliyor musun? Gecem tamamlandı. O yüzden mi buraya gelmem için bu kadar ısrar ettin?”
“Aynen.”
“Ah, Ems.”
Etrafıma bakındım, onu göremedim. O yüzden hızlıca mesaj attım; bir yerlerde olmalıydı.
Ben: Ofisimde buluşalım. Nerede olduğunu biliyor musun? Kapıda adım yazıyor.
Cevabı nedense beni daha da ıslattı.
Benjamin: Tabii ki nerede olduğunu biliyorum.
Ems’e bakıp, “Ben ofisimde olacağım, tamam mı? Hani kaybolduğumu merak edersen diye söylüyorum,” dedim.
Sırıttı. “Orada ne yapacaksınız, hanımefendi?”
Ona göz kırptım. Güldü. Ben de son bir kadeh şampanya içmeden kaçıp gitmedim. Şans getirsin diye.
Etkinlik binanın en alt katında yapılıyordu. Ofislerin olduğu kata çıkmak için asansöre yöneldim. Benjamin beni bir kez almıştı; belki ofisimin yerini hâlâ hatırlıyordur. Bay Linden-Hawthorne’un ofisinin hemen yanındaydı, küçücük bir odaydı; bulması kolaydı.
Bizim kat bomboştu. Herkes aşağıdaydı. Genel alanın ışıkları yanıyordu ama benim ofisim karanlığa gömülmüştü. Kapım zaten hep açık olurdu, içeri girdim. Karanlık, sessiz odada birkaç dakika oturup onu bekledim. Kalbim hızla atıyordu; amım mı? En güzel şekilde zonkluyordu.
Ne kadar ıslak olduğumu hissediyordum. İhtiyaçla titriyordum. Nişanlımla ofisimde sevişmek biraz riskliydi, evet, ama burada kimse yoktu ve binadan çıkmadan mahremiyete ihtiyacımız vardı.
Masamın kenarına oturdum, elimdeki çantayla dalgın dalgın oynadım. Kapı açılınca hızla başımı kaldırdım ama yüzünü görmeye bile vaktim olmadı. Ofisim hâlâ karanlıktı ve ışığı açmadı. Saniyeler içinde üzerime kapandı, beni yakaladı ve dudaklarını dudaklarıma çarptı.
Kollarımı ona doladım, karşılık verdim; kollarımı beline sardım, ona sürtündüm. İnledim, o da boğuk bir ses çıkardı.
Bu gece öpüşü bile farklıydı. Dilinde şampanyanın tadını alıyordum.
Yoksa kendi dilimin tadını mı alıyordum?
Eli sızlayan merkezimi buldu, sırılsıklam dantel külotumun üzerinden beni okşamaya başladı. Ağzının içinde inledim, o da sesimi yuttu. Meme uçlarım sertleşmişti, elbisemin kumaşını itiyordu. Onun sert göğsüne sürtünüyordu. İnanılmazdı.
Arzudan gözüm dönmüştü. Öpüşme şekli bile farklıydı. Parmakları klitorisim etrafında kışkırtıcı daireler çiziyordu; boşalmaya çok yakındım. Çok, çok yakındım. Öpüşmeyi kesti, başını boynuma indirdi. Parmakları klitorisimle uğraşırken yüksek sesle inledim. Elim ikimizin arasından aşağı kaydı, sertleşmesini avuçladım.
“Benjamin,” diye inledim. “Ah, şimdi sik beni, bebeğim. Şimdi sana ihtiyacım var.”
Gerildi ve karanlıkta yüzüme bakmak için geri çekildi. “Benjamin de kim amına koyayım?”
Dudaklarımdan dehşet dolu bir ses çıktı ama bir şey söylemeye fırsat bulamadım; kapı açıldı, ofisim ışığa boğuldu ve kapıda Benjamin duruyordu. Gözleri şokla ve korkuyla açılmıştı.
Peki ya elleri külotumun içinde olan adam?
Theodore Linden-Hawthorne.
