Bölüm 1
“Karımdan boşanmak istiyorum,” dedi kocam Grey Bradford, buz gibi bir sesle.
İçten içe, bir gün boşanmayı isteyeceğini hep biliyordum. Hele ilk aşkı, Paris’te geçirdiği beş yılın ardından ülkeye döndükten sonra.
Ama bunu bu gece, romantik bir akşam yemeği randevumuzun ortasında açacağını hiç beklemiyordum.
Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Dudaklarımın kenarına acı bir gülümseme yerleşti. Kelime, titreyen dudaklarımdan döküldü. “Neden?”
“Ben... Hep bir oğlum olsun istedim, Lily. Allah biliyor, bekledim ama sen başaramadın. Sonsuza kadar bekleyemem,” dedi dümdüz.
Boğazıma bir yumru oturdu, istemediğim anılar üzerime üşüştü. İki yaşındaki oğlumuz, iki yıl önce korkunç bir trafik kazasında ölmüştü. Oradaydım; her şeyi gördüm. Hâlâ da onu kaybettiğim için kendimi suçluyorum. Her gece, canımı verip onu geri almayı dilemekten hiç vazgeçmedim.
Grey’le yeniden çocuk yapmayı denedik. Ama yıllarca uğraşmamıza rağmen hamile kalamadım. Tek çocuğumuzu kaybettikten sonra, belki de Tanrı bizi çocuk sahibi olmaya layık görmedi. Çünkü sahip olduğumuz tek çocuğu koruyamamıştık.
“Bu evlilikte ikimiz de mutsuzuz,” diye sürdürdü Grey. “Bırakmamız ve ayrı hayatlara başlamamız gerek. Bizim için en doğrusu bu.”
Gözlerinde en ufak bir duygu kıpırtısı göremiyordum—pişmanlık yok, acı yok, hiçbir şey yok. Bu da bana, beni gerçekten umursadı mı, sevdi mi diye sorduruyordu. Yıllardır tanıdığımı sandığım bu adam artık büsbütün yabancıydı. Benim bildiğim Grey beni bu kadar acımasızca terk etmezdi.
Boşanmak istemesinin nedeni benim hamile kalamam değildi. Bu sadece, on sekizinden beri sevdiği kadınla birlikte olabilmek için işine gelen bir bahaneydi: Natalia Romani. Bana “merak etme” dediği kadın, şimdi evliliğimizi yıkan sebepti.
Ama ben kimdim ki onu yargılayacaktım? Natalia, nefes kesici İtalyan model, onun eski nişanlısıydı. Evlilik yerine kariyerini seçmiş, hayallerinin peşinden Paris’e gidip onu bırakmıştı. O gitmeseydi, Grey benimle asla evlenmezdi.
Dört yıl geçmesine rağmen, onu tamamen unutmadığını biliyordum. Belki hâlâ ona âşıktı. Sonuçta ben yalnızca geçici bir yedektim; annesi gidince metresiyle evlenen babasına inat, kullanıp kenara koyacağı bir araçtım. Babası, benim gibi “sıradan bir garsonla” evlendiği için onu hâlâ affetmemişti.
Bakışlarım yeniden yüzüne döndü. Aptalcaydı ama gururumu yuttum. Nikâhta iyi günde kötü günde birbirimizin yanında olacağımıza yemin etmiştik. Evlendiğimiz gün kendime söz verdiğim gibi, savaşmadan onu bırakmayacaktım.
“Bir çocuk sahibi olmak için elimden geleni yapıyorum, Grey. Bir yıl daha bekleyelim. Eğer o zamana kadar hâlâ bir oğlan doğuramazsam, boşanmaya razı olurum.”
Grey başını iki yana salladı. İlk kez, ne kadar bitkin göründüğünü fark ettim. “Beklemekten yoruldum, Lily. Bir çocuk istiyorum. İstediğimi veremiyorsan bu evlilikte kalmam için bir neden yok.” Keskin sözleri kalbimi delip geçti.
“Ben… Sana istediğin her şeyi verebilirim, ama bunu veremem.” Elini tutmak için uzandım. Ama parmaklarım onunkine değer değmez, sanki dokunuşum canını yakmış gibi elini hızla çekti.
“Kararımı verdim. Bunu değiştirmek için yapabileceğin hiçbir şey yok.” Sesindeki kesinliği yanlış anlamak mümkün değildi.
“Ama—”
Grey sözümü sertçe kesti. Kaşları çatıldı, yerinden kalktı. Bakışlarının daha da soğuyamayacağını sanmıştım, ama sanki bir kademe daha düştü; odadaki en küçük sıcaklığı bile çekip aldı. “Hayatımın dört yılını seninle harcadım. Artık yoluma devam etme, bırakıp gitme zamanı. İstesen de istemesen de boşanma davası açıyorum.”
Ağzım açık kaldı.
Onun için her şeyden vazgeçtim—yurt dışında hayalimdeki kariyerin peşinden koşabileceğim tek şansımdan bile—çünkü aşkımızın her fedakârlığa değdiğine inanmıştım. Ama sonunda bana kalan tek şey, kırık bir kalpti.
Keşke oğlumuz Dylan o kazada ölmeseydi, bunların hiçbiri olmayacaktı. Grey boşanmayı asla aklından bile geçirmezdi.
Bağırmak, bir şey fırlatmak, içimi paramparça eden acının ufacık bir kısmını bile ona hissettirmek istedim. Ama kıpırdamadım; ellerim dizlerimin üzerinde kenetlenmişti, eklemlerim bembeyaz olana kadar sıktım.
Kendimi toparladım ve gözlerinin içine baktım. Karşımda güzel, gri bir çift göz vardı. Eskiden gözlerim onun gözlerine değdiğinde o bakışlar sıcaklıkla dolardı, şimdi ise yalnızca buz gibi bir nezaket taşıyordu.
Bir anda, sarsıcı bir açıklıkla anladım. Bir zamanlar sahip olduklarımızdan geriye kalan kırıntılara can havliyle tutunuyor, artık aynı görüntüyü asla yansıtmayacak kırık bir aynayı birleştirmeye çalışıyordum.
“Haklısın,” diye fısıldadım; sesimin bu kadar sakin çıkmasına ben bile şaşırdım.
Grey’in yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Belki daha çok direnmemi, daha çok gözyaşı, daha çok yalvarış bekliyordu. Ama ben, çoktan evliliğimizden kopup gitmiş bir adam için kendimi daha fazla küçültmeyi bırakmıştım.
Ağzını açtı, ama ben elimi kaldırıp onu susturdum. Yüzüme sert bir ifade yerleşmiş halde, sandalyemden sakince kalktım. “Biliyor musun Grey, işin ironik yanı ne? Tıpkı baban gibisin—hep sevdiğini iddia ettiğin biri için karını bırakıyorsun. Tek fark şu: Baban bunu itiraf edecek cesarete sahipti.”
Yüzünün öfkeden buruşmasını izledim. Grey’in en nefret ettiği şey varsa, o da babasına benzetilmekti.
“Sakın beni onunla kıyaslama,” diye hırladı, elleri iki yanında yumruk oldu.
“Armut dibine düşer.” Boş bir kahkaha salıverdim. “Haklı olduğum için sinirleniyorsun. Galiba biz, oğlumuzdan çok önce bitmiştik… Ben görmek için fazla kördüm. Ya da belki görmek istemedim. Ama şimdi?” Geriye bir adım attım; aramızdaki duygusal uçuruma yakışır bir mesafe koydum. “Şimdi her şeyi apaçık görüyorum.”
“Lily—”
“Sana mükemmel bir eş olmak için elimden geleni yaptım ve bizi bir arada tutmak için sayısız fedakârlık yaptım, ama sonunda başaramadım. Belki haklısın; biraz mesafeye ihtiyacımız var. Boşanmak istiyorsan, o zaman istediğini sana veriyorum.”
